15 Ocak 2026 Perşembe

15 Ocak - Portobello, Shrimpwreck

15 Ocak 2026 Perşembe 0

Portobelloyu dümdüz sahili, açık sarı ve un gibi kumları, sahilde bolca bulunan deniz kabukları, etrafındaki fastfood restoranları olduğu için çok sevdim.


 Buraya güneşli bir günde tekrar geleceğim demiştim. Bakın işte güneşli bir günde deniz böyle masmavi işte.

Güneşin yanı sıra bu tatlı mı tatlı sığırcık kuşları da bana eşlik etti.


Çok güzel ötüyor değil mi? Çekmelere doyamadım minişi. 

Tabi bu arada Shrimpwreckten de crab on friesimi, yanında irn-bru eşliğinde soğuktan burnum aka aka yedim. Yolunuz düşerse sahili zaten kesinlikle tavsiye ederim, bir de bu salaş mekanı da listenize ekleyin.


14 Ocak 2026 Çarşamba

14 Ocak - Makars Mash Bar & Nosferatu

14 Ocak 2026 Çarşamba 0

 Bir restoran düşünün, rezervasyonları 2 hafta öncesinde doluyor... Çünkü bahsettiğim yer Edinburgh’un kalbinde etin ve patatesin en iyi hâlini bulacağınız Makars Mash Bar.

 Edinburgh’un tarihi Old Town bölgesinde, Royal Mile’a birkaç adım mesafede yer alan Makars Mash Bar, İskoç mutfağının en mütevazı ama en karakteristik lezzetlerinden birini merkeze alıyor: patates püresi. Ancak burada söz konusu olan, alışıldık bir “yan yemek” değil; başlı başına bir gastronomi deneyimi. Patatese saygı duruşu yaptıran bu restoranın felsefesi oldukça net: yerel ürün, basit tarif ve güçlü lezzet. 

Menüde yer alan patatesler İskoçya’nın farklı bölgelerinden, mevsimine göre özenle seçiliyor. Klasik tereyağlı ve kremalı pürelerden, sarımsaklı, hardallı ya da cheddar peynirli alternatiflere kadar uzanan geniş bir püre yelpazesi sunuluyor. Her püre, üzerine eklenen soslar ve ana yemeklerle birlikte adeta yeniden yorumlanıyor. Sosis, haggis, köfte, vejetaryen seçenekler ve zengin gravy soslarıyla tabaklar hem doyurucu hem de rafine bir hâl alıyor.

İskoç mutfağıyla ilk kez tanışacaklar için Makars Mash Bar son derece güvenli ve keyifli bir başlangıç noktası. Özellikle haggis denemek isteyen ancak tereddüt eden ziyaretçiler için, haggis’in patates püresi ve soslarla dengelenmiş hâli oldukça yumuşak bir geçiş sunuyor. Vejetaryen ve vegan seçeneklerin de menüde güçlü bir şekilde yer alması, mekânı her damak zevkine hitap eden kapsayıcı bir restoran hâline getiriyor.

Makars Mash Bar’ın atmosferi de en az menüsü kadar davetkâr. Taş duvarlar, ahşap masalar ve sade dekorasyon, Edinburgh’un tarihi dokusuyla uyumlu bir sıcaklık yaratıyor. Turistlerin yanı sıra yerel halkın da sıkça tercih etmesi, mekânın samimiyetini ve kalitesini doğrulayan önemli bir gösterge.

İşte adını gezi araştırmalarımı yaparken sıkça duyduğum bu restorana gitme zamanımı hay huyun azaldığı, zamanı içime sindirerek yaşadığım döneme denk getirmek istedim. Garsonun tavsiyesine uyarak funda balı ve şalgam püresi eşliğinde dana-kuzu karışık et ve klasik tereyağlı patates püresi, yanında sorbet ve beni fazla çarpmasın diye alkol oranı görece düşük Stewart’s Session IPA sipariş ettim.

Şimdi... Hayatımda yediğim en güzel et diyemem ancak, İngiliz/İskoç kültürüne göre hayatımda yediğim en güzel et diyebilirim. Dışı hafif kıtırlanmış, içi ilik gibi bir etten bahsediyoruz. Patates püresinin tereyağı gerçekten imza püre yapacak kadar güzeldi. Etleri genelde kanlı bırakıldığından o bildik et tadının yanı sıra aldığım kanlı ve kokulu tad şükür ki bu ette yoktu. O yüzden güzel bir deneyim yaşamak adına gidilmesini tavsiye ederim.

Yemeğim bitince klasik old town turumu tamamlayıp,


Eve döndüm. Akşam yemekten sonra Agatha ile OMNI Centre'deki sinemaya Nostferatu'yu izlemeye gittik.

Hayatımda izlediğim en saçma sapan ve iğrenç seslerde dolu bir filmdi. İkimiz de kibarlıktan birbirimize gidelim diyemeden baya bi izledik. Burada film araları da yok, konuşamıyoruz da. En sonunda Agatha'ya seni dışarıda bekliyorum deyince ay dur ben de geliyorum demesiyle onun da filmi sevmediğini anladım. Onlarca kere özür diledi, kuzum sen nerden bileceksin ki böyle kötü bir çekim olacğını dedim. Kötüydü ya...

12 Ocak 2026 Pazartesi

12 Ocak - Dublin Gezisi 3. Gün

12 Ocak 2026 Pazartesi 0

 Saat 10 gibi odamızı boşaltmamız gerekiyor ancak uçak 21:00'de. Yükümüzle dolaşmamak için ev sahibimizden rica ettik, bir dolap ayarladı bize sağolsun. Kahvaltıdan sonra hemen yola koyulup önce St. Stephen Green Shopping Center'a uğrayıp reçel, magnet, viskili çikolata, normal çikolata, buna benzeyen ve ortasında yeşil taş olan küpe aldım. Sadece sırt çantam olduğundan ve kışın ortasında seyahat ettiğimizde çok istesem de başka birşey alamadım. 

Ardından St. Stephen Park'a uğrayıp güzel ve sakin bir mola verdik.


Yolda giderken maalesef şu an adını hatırlayamadığım bir kahve dükkanından kahve ve elimin tamamı büyüklüğünde yediğim en lezzetli muffin olduğunu söyleyebileceğim antep fıstıklı ve frambuazlı muffini de park manzarası ile birlikte yedim.



Sonra Agathanın babasıyla birlikte gittiği ünlü The Temple Bar'a girdik.


Pazar pazar insanlar ne güzel eğleniyorlar...


Elbette ki Irish Coffee içecektim yahu!

Anam içim yandı 😙

Agatha tekrar Galeri'yi gezmek istediği için bir daha portre galerisine gittik. Ben artık gezmeyi düşünmediğim için müzenin kafesinde bir kahve içip hediyelik eşya satılan mağazasına biraz takıldım. Kapanmaya yakın çıktı bizim kız, Grafton Street'teki müzisyenleri de son kez dinleyip


Bıraktığımız eşyalarımızı almak üzere eve döndük. Dublin Express'in indiğimiz durağından binip havaalanına oradan da Edi'mize vardık. Bu akşam kendi evimizde kalıyoruz, dört gözle bekleidğim Cathy ve David'im geri döndüler. Oh, minicik gacır gucur eden yatağım, sıcacık odam, her akşam ne yiyeceğimi bilmek, evde birilerinin oluşu ne kadar güzel...



11 Ocak 2026 Pazar

11 Ocak - Dublin Gezisine Devam Ediyoruz.

11 Ocak 2026 Pazar 0

 Agatha da fark etmiş çarşafların kokusunu. İiiiiii diye şikayet ede ede giyindi. O giyinirken ben de kahvaltımızı hazırladım. Ay cidden kızım gibi bir şey oldu bu yavrucak, dibimde, tepemde, yanımda, bişeyler hazırlamak için dolanırken o da 15 cm ilerimde benimle birlikte dolanıyor evin içinde. Ya yiycem bu kızı. Çokça dertleşerek kahvaltımızı ettik. İyi kalpli babasını çok genç yaşta kalp krizinden kaybetmiş, Bu gezinin amacı da zaten daha önce bahsettiğim gibi onun anısına yapılan bir gezi. Bir babaannesi var, zamanında annesine ve çevresindeki herkese kötü davranmasıyla tanınırmış. Yaşlanıp demans olunca kimse bakmamış babaanneye, sağlıklıyken insanlara kan kusturmasının cezasını çekmesini istemiş herkes. Sadece o genç yaşına rağmen Agatha, belki biraz da babasının ikinci eşi ilgileniyormuş, benim kadar benimseyerek bakmıyor diyor. Bababannesiyle ilgilenmesinin nedeni de babamın kan bağı var, asla bırakamam demesiyle açıklıyor. Minnoşum benim...

Evet, dönelim gezimize. Dünkü gezi yoğunluğumuzu aratmayacak bir programımız vardı bugün de. Dublin Kalesi, Liffey Nehri, Trinity College, National Museum of Ireland, National Gallery of Ireland, Oscar Wilde's House, St Stephen Green's Park ve sonunda eve varış.

1204 yılında inşa edilen Dublin Kalesinin çoğu yapısı 18. yüzyılda inşa edilerek bugünkü halini almış.

İngiliz ve İrlanda hükümetinin merkezi olarak kullanılan kale, günümüzde her İrlanda Cumhurbaşkanının göreve başlama törenine ve çeşitli Devlet resepsiyonlarına ev sahipliği yapıyor.

Kale'de daha önceki dönemlerde kullanılan eşyaların yanı sıra,


Portre galerisi, 


Taht odası, 


Cumhurbaşkanı yemin törenleri için kullanılan Aziz Patrick Salonu,


gibi bir çok oda ziyaret edilebilmekte. En güzel tarafı neyin ne olduğu anlatan, şayaları ve kullanım amaçlarını görebildiğiniz bir kale. Haliyle 8,5 euroluk giriş ücreti asla fazla değil. Craigmillar kalesinin bomboş taş duvarlarına 13,5 pound verdiğim düşünülürse...


Liffey Nehri:


"Nehiryatağında, Havva ile Adem’i geçip sahilin sapağından körfezin kıvrımını dolanır, emrisakin ve yılankavikus bir döngüyle bizi baştangeri Howth Cebelhisarı ve efradına ulaştırır." James Joyce - Finnegan Uyanması

"Buruşuk, hurda bir kayık olan Elijah, Liffey Nehri'nden hafifçe süzülerek, Loopline Köprüsü'nün altından geçti , suyun köprü ayaklarının etrafında sürtündüğü akıntıları aştı, Gümrük Binası eski rıhtımı ile George'un iskelesi arasında, teknelerin gövdeleri ve demir zincirlerinin yanından doğuya doğru yol aldı." James Joyce - Ulysses

"That there, that's not me – I go where I please – I walk through walls, I float down the Liffey – I'm not here, this isn't happening" Radiohead - How to Disappear Completely


İşte böyle etkilemiş ünlü yazarları, ünlü grupları Liffey Nehri, ben ne kelam edebilirim ki?

Bu güzel doğa harikasından ayrılıp benim harikama, Trinity College'a doğru yürümeye başladık. Tam çevirisi, Kraliçe Elizabeth'in Kutsal ve Bölünmez Üçlüsü Koleji olan üniversite Dublin Üniversitesi olarak adlandırılmış olsa da benim ve çoğu insan için sanırım hâlâ Trinity College. 1592'de kurulan üniversitede Türkiye kürsüsü de var. Sanırım bunun nedeni İrlandalılara İngiliz eliyle yapay biçimde gerçekleştirilen kıtlıktan kurtulmaları için Osmanlı İmparatorluğu tarafından gıda yardımını unutmamaları vesile olmuş olabilir. Tamamen sallıyorum, özür.



Mezunlarını saycam: Oscar Wilde, Jonathan Swift (Güliverin Gezileri), Bram Stoker (Dracula)... Adı duyulmayan mezunları steteskopu, buhar tribününü, hipodermik iğneyi icat etmiş; cüzzam tedavisi, radyoterapiye öncülük etmiş, elektron terimini ortaya atmış!!!


Ben de eşek gibi kulaklarımı oynatabiliyorum 😀

Ah bir kütüphanesi var ki, maalesef ücretliydi ve giremedik. Kapısından görüp hediyelik eşya satan mağazaya uğradık.


Gönüllü olarak kolej öğrencilerinin kampüsü gezdirmesi sayesinde kendimizin ulaşamayacağı çokça bilgiye nadim olduk.

Kampüste hemen sandviçlerimizi yiyip, ücretsiz olan Kildare Street üzerinde bulunan ve arkeoloji alanındaki National Museum of Ireland'a vardık.



Bedava kültürün kölesi olan beni buradan kazıyarak çıkarmak gerekti.


Taş Devri'nden Geç Orta Çağ'a kadar uzanan İrlanda ve diğer antikalar konusunda uzmanlaşmış olan müze koleksiyonunda, bataklık cesetleri, balta başları, kılıçlar ve bronz, gümüş ve altından yapılmış kalkanlar gibi Demir ve Bronz Çağı objeleri de dahil olmak üzere tarih öncesi İrlanda'ya ait eserler bulunmakta (of ağzım sulandı)


Daha çok foto var ama ben çok kalabalık etmek istemiyorum... Oradan da ver elini National Gallery of Ireland... Avrupalı ve İrlandalı sanatçıların eserleriyle dolu olan bu müze de ücretsiz 💚


Maalesef sanat konusunda lise düzeyi bilgiye sahip olduğumdan çok yorum yapamam ama bu sefer de Agathayı çıkarmak için baya zaman harcadım..


 Bu yüzden planımız içinde yer alan ancak vakit kalmadığından Oscar Wilde'ın evini sadece dışarıdan görüp eve doğru yola koyulduk.


Ayrıca, akşamki manzaramızı sizinle paylaşmak istiyorum. Yerdeyken çok güzel de umarım yarına kadar dağılır zira yarın Edinburgh'a uçuşumuz var. 😦




 

 

10 Ocak 2026 Cumartesi

10 Ocak - Dia duit Baile Átha Cliath! (Merhaba Dublin!)

10 Ocak 2026 Cumartesi 0

 Of anlatacağım çok şey var. Başlayalım bakalım. Sabah erken saatte evden ayrılıp havaalanına vardım. Gelmişken de gözlemleme şansım oldu. Normalde elinizde valizinizle deske gidip bavulunuzu tartarlar ve hemen yanda bulunan kayan banta bavullarınızı yerleştirip uçağa gönderirler değil mi? Edinburgh Havaalanında öyle değil işte. Tamamen kendilerine özgü bir mantığı var. Evet, yine deske gidiyorsunuz, bavulunuzun ağırlığına bakıp nereye gideceğine dair barkodu yine bavulunuza yapıştırıyorlar ancak bavulu tekrar size veriyorlar ki kayan banda bavulunuzu elinizle siz yerleştiriyorsunuz. Bu bilgiyi bir yerde bulundurun.

Bir diğer bilgi de Türk vatandaşları için. Ola ki Ryan Air ile İngiltere/İskoçya üzerinden İrlanda'ya gitmeye karar verdiyseniz elektronik biletin yanı sıra o biletin çıktısını da istiyorlar. Neden bilmiyorum ama kağıda basılı halini görmek istedikleri biletin üzerinde yazıyor.

Şimdi de Havaalanına nasıl gidilir, havaalanından nasıl şehre gidilir, size onu anlatacağım. Aslında çok kolay. Bunun iki yolu var. Birincisi tram. Ocean Terminal gezimde tramı anlatmıştım size. Elinizde Ridacard varsa, binmeden önce aktive etmeyi unutmuyoruz. Büyük ihtimalle olmayacaktır, o nedenle alana inip tramvaya binerken bilet alacağınızı varsayarak bir kaç seçenekten bahsetsem iyi olacak: Platformlardaki bilet makinelerinden alabilirsiniz, Lothian'ın mobil uygulamasından kullanım öncesi alabilirsiniz, web sitesinden de aynı şekilde alım yapılıyor ve son olarak da temassız ödeme seçenekleri var ancak tek kişi için olunca temassız ödeme daha kolay oluyor. bilet fiyatı 9,5 pound.

Diğer yol da otobüsler. 100 nolu hat şehir merkezinden (Waverley Train Station yanı) her 10 dakikada bir kalkıyor ve görmemenizin imkanı yok. Bir diğer hat da o hat üzerinde oturanlar/oteli olanlar için daha kullanışlı, merkeze inmeden gitme şansınız var. Önceden 200 ve 400 nolu hattı adı, şimdi 17 ve 18 olmuş. Bu otobüslere de temassız kredi kartınızla veya ridacardla binebilirsiniz.

Bilgilendirme tamamlandı.

Ryan Air çok güzel beee. Her şeyden kısmışlar, uçak içinde su bile paralı, koltuklar dar, bagajsız sehayat edersen yok paraya her şey. Biz de abidik gubidik saatlerden alıp 19,99 pounda Dubline uçtuk. 19,99! Mc Donald's menüsü 10 pound falan ona göre kıyaslayın. Air BnB'den de merkesi bir yerde odamızı kiraladık, ki her yere yürüme mesafesindeydi. Otobürtü taksiydi hiç uğraşmadık. 

Erken saate indiğimiz için bize de bolca zaman kalmıştı. Havaalanından evin olduğu yerin çok yakınına alandan kalkan otobüsler var ve (Dublin Express) tek yön 10 euro, 9 gün geçerli gidiş dönüş bileti de 15 euro. Biletinizi sakın atmayın ki dönüşte de kullanırsınız.

Yerleşip hemen yola koyulduk. Edinburgh'tan gelirken öğle yemeğimiz için sandviçlerimizi de hazırlamıştık zaten. İkl gün ziyaretlerimiz Christ Church Cathedral, Molly Malone Statue, St. Patrick Cathedral, St. Patrick Parkı (dinlenmek için), Chester Beatty, Liberties of Christ Church, Grafton Street,  St. Stephen's Green Park, St. Stephen's Shopping Center şeklindeydi.

Christ Church Cathedral, iki ortaçağ katedralinden en eski olanı (diğeri St. Patrick Cathedral) ve yapım tarihini yaklaşık olarak 1030 yılı diyebiliriz. 

Giriş ücreti 11,5 euro olduğundan, gezeceğimiz çok kilise/katedral var ve hepsinin girişi ücretli olduğundan, içleri de aşağı yukarı hep aynı olduğundan, bir St. Paul Cathedral olmadığından, içindeki mumyalanmış kedi ve fare de ilgimizi çekmediğinden biz girmeyi tercih etmedik.


Böyle güzel bir bahçeyi yürüyerek geçip ardından Molly Malone Statue'ye geldik. Molly Malone aslında İrlanda'nın Dublin şehrinde geçen ve şehrin gayri resmi marşı haline gelen bir şarkı. Şarkıda, Dublin sokaklarında geçimini sağlayan ve genç yaşta ateşli hastalıktan ölen bir balıkçı kadının kurgusal öyküsünü anlatıyor. Ait olduğu heykel de 1988'de yapılmış. Heykel, Molly'yi 17. yüzyıl kıyafetleri içinde, uzun bir gömlek, üst etek ve yünlü bir korse giymiş iri göğüslü genç bir kadın olarak tasvir ediyor ki memintoları iffetli erkeklerin ellerini sürtmeleri, ovmaları, okşamaları nedeniyle parıl parıl parlıyor. Şans için canım, yoksa başka neden olsun ki?


Ardından Dublin'in bir diğer eski katedrali olan St. Patrick Cathedraline yine dışından bakmak için uğradık. Birbirinden çok uzakta değiller, sadece 400 metre uzaktalar. Bu Katedralin de 1191 yılında inşası başlamış, görüntüsü ile yılı karşılaştırdığımızda insanlar neler neler yapmış diye kendisine hayran bırakan bir yapıydı.


Güzel bahçesinden geçip (St. Patrick Park),


Chester Beatty Kütüphanesine (Müzesi) ulaştık. Chester Beatty, Amerikalı madencilik devi ve hayırsever bir kişi olup İrlandanın fahri vatandaşı olarak tanınır. Kütüphanenin en önemli özelliği, hem Eski hem de Yeni Ahit'te önde gelen araştırma kaynaklarından biri oluşu ve dünyanın dört bir yanından gelen en önemli tarihi eser ve el yazması koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapmasıdır. Tam dört ayrı koleksiyona sahip bir kütüphane: Ermenice, Kilise Slavcası, Kıptice, Ge'ezce, Yunanca, Latince ve Süryanice yazılmış İncil metinleriyle, el yazması, nadir kitap ve Eski Usta baskı ve çizimlerini barındıran Batı Koleksiyonu, 




Arapça, Farsça, Türkçe, Kur'an ve Babür Dönemi Hint Koleksiyonları arasında bölünen İslami Koleksiyonlar,



Klasik Fars şairlerinin çeşitli minyatürlerini ve el yazmalarını içeren Farsça Koleksiyon; oyma enfiye şişelerinin en kapsamlı koleksiyonunun bulunduğu Doğu Asya Koleksiyonları. Kesinlikle gidilip görülmesi gereken bir kültür birikimi.




Ardından kısa bir Liberties Of Christ Church yapıp,  


Dublin'in en ünlü iki caddesinden biri olan Grafton Street'e doğru yola koyulduk. Bu ünlü cadde, müzik gruplarının çıkış noktası olarak ün kazanmış ve U2 grubunun solisti Bono'ya ev sahipliği yapmış.


Glasgow'daki Buchnan Street gibi, canlı, ışıltılı, lüks ve kalabalıktı.

Grafton Street'in hemen yakınındaki St. Stephen Green Shopping Center'a da Agatha yönlendirdi beni. İçerisi tamamiyle cam kubbenin altında yer alan mağazaları ile aydınlık bir alışveriş merkeziydi, tabi benim için bir wc molası oldu.


Alt katında yer alan Marvel mağazasına hayran kaldım.




Dönüşte kiraladığımız evin nimetlerinden yararlanmak üzere bolca mikrodalga yemeği, sandviç ekmeği, peynir, salam, tavuk, mısır alıp Harry Potter gecesi yaptık.


 Ev sahibimizle aynı evde kalıyoruz ama çocuk bizi hiç rahatsız etmiyor. Görünmez adam gibi evin içersinde dolaşıyor bizi rahatsız etmemek için. Ocağın nasıl yakılacağını sormak için evde köşe kapmaca oynadık kendisiyle. Avrupa'daki evlerde ve otellerde çok hijyen aramayın. Ben mesela yatak çarşafının değişmediğini, bir önce yatan misafir sonrası çarşafın kokusundan anladım. Çok tedirgin olarak uyudum, maalesef o saatten sonra yapabileceğim bir şey yoktu.









 
◄Design by Pocket